|
Okumak için İstanbul'a geldi |
|
|
Pazartesi, 07 Ağustos 2006 |
Ege’de bitirdi liseyi. Üniversitede okumak için İstanbul’u düşündü yıllarca. Sınava girdi. Kazanamadı. Kaybetti. Birilerinin kazandığı kavgada yenik düştü…
Ne yapacağını bilemiyordu. Okuduğu roman bozuntusu kitaplardaki gibi değildi yaşam. Edebiyat diye yutturulan naneden daha gerçekçiydi. Daha sert ve daha öğreticiydi…
Ebeveynin büyük çabası, kendisinin anlaşılması zor özverisi olmasına karşın, üniversitenin devasa kapısından giremeyecek olmasının verdiği düş kırıklığıyla yanıp tutuşuyordu…
Okuyamadığı kenti çalışarak, emekçilik yaparak fethedebilirdi. Hiç kimselere açmadığı bu düşüncesini sürekli olarak içinde büyüttü. Kimselere derdini anlatamayacağını bildiğinden, yolculuk için gerekli olan parayı da bulabilmesi olanaksızdı…
Gecenin kendini sabaha teslim etmek üzere olduğu bir an, o da otobüs yazıhanesinin kapısına dayanmıştı. Parası olmadığından ayakta gidebileceğini yada İstanbul’a dek yolcuların hizmetini görebileceğini belirtti. Bir işe yarayacağından değil de cesaretinden dolayı yardımcı olmaya karar verdiler…
Her mola verdikleri yerin İstanbul olabileceğini düşünüp, muavine sordu. Olumsuz yanıt aldıkça merakı daha da arttı. Sonunda Harem’e gelindi. Sorunun yanıtı olumluydu. Ancak buradan başlaması onun için doğru olmayabilirdi. Otogarda inerse hamallık işiyle hayata başlayabilirdi. Otobüs görevlileri biraz acıdıklarından, biraz da kendilerine üstünlük payı çıkardıklarından dağarcıklarındaki tüm kentsel sözcükleri harcıyorlardı…
Hiç kimse hoş geldin demiyordu. Hiç kimse halini sormuyordu. Hiç kimse bir ihtiyacı olup olmadığını dert edinmiyordu. Hiç kimse bir işe başlamak isteyip istemediğini sorabilmeyi akıl edemiyordu. Bu kent ne çok beton yüzlü bir yerdi. Köylük yerde hiç olmazsa insanlar birbirinin derdini dinlemeyi iş edinmişlerdi…
Cebindeki bozuk paraların yardımıyla tramvaya bindi. Hiçbir yer bilmediğinden son durak olan Eminönü’nde indi. Gezindi. Kokladı. Yutkundu. Kent sağır olmuş, bu insanı dinlememek için diretiyordu. Bağırmak geldi içinden. Ağız dolusu bağırmak. Sırtlarında “Turizm Polisi” yazan insanların meraklı bakışlarından cesaret alıp, nerede bulunduğunu saptamaya çalıştı. Ağızlarını açtıklarında bozuk İngilizceleriyle konuşmayı iş edinen polisler, başlarından savmak için bulunduğu yerin “dünyanın merkezi Sultanahmet” olduğunu yarım ağız belirtme zahmetinde bulundular…
Demek dünyanın merkezinde bulunuyordu. Çok önemli bir iş yaptığını duyumsadı. Yorgundu, açtı, kimsesizdi. Ancak dünyanın merkezine ayak basabilme becerisini göstermişti. Çok mutlu oldu. Bir banka uzandı. İçi boş olan çantasını yüzüne kapattı. Güneşten daha parlak düşler görmeye başladı. Uyudu…
|