|
Salı, 25 Temmuz 2006 |
Karadeniz’in doğusundan gelmişti İstanbul’a. Gençliğin neden olduğu deneyimsizliğe sahip olması, en büyük şanssızlığıydı…
Hep bir şeyler anlatılır ve anlatılanlar kulağına değerdi. Hiç de inandırıcı olmayan bu anlatılar, gencin yüreğinde dindirilmesi olanaksız fırtınalar oluştururdu…
Karadeniz’in dev dalgalarının eşlik ettiği muhabbetler, düşüncelerin giderek büyüyüp, düşlere dönüşmesine neden oluyordu…
Özellikle İstanbul adı geçtiğinde, neredeyse aşkın düşünce sürecine girip, ussal olan her şeyi erteleyip yok ediyorlardı. Hiçbir nedeni yokken, kendilerini İstanbul’da görmek istiyorlardı…
Otobüsten indiği günden bu yana tam bir hafta geçmişti. Çalmadığı kapı kalmadı. İstanbul’da hiçbir tanıdığı olmadığından, gözüne kestirdiği en zor ve pis işlere başvurdu. Lokantada bulaşıkçılık, otogarda tellallık, pazarlarda hamallık… hiç kimse iş vermiyordu. Aslında ortada iş denilebilecek bir şey de görünmüyordu…
Dağılan Sovyetler Birliği ile birlikte ne denli komünizm kaçkını varsa kendini ucuz işçi olarak “özgürlükler ülkesi” Türkiye’ye attığından, bizimkilere pek iş olanağı kalmamıştı…
Doğduğu kente gelen Nataşa’lar içini gıcıklasa da İstanbul kentinde dolaşan akrabaları tarafından işsizler ordusuna dahil olacağını hiç düşünmemişti. Şimdi düşünüyordu. Hatta işsizliğinin nedenlerinden biri de onlardı…
Cebindeki son kuruşlar da hızla tükenince açlık korkusu yüreğine oturdu. Sultanahmet parkına geldi. Turistlerin meraklı bakışlarını üzerinde hissederek, bir banka oturdu. Gözleri ağır ağır kapanmaya başladı. Uzandı. Kendini düşlerinin derinliğine teslim etti. Kuş oldu. Doğduğu kente gitti. Horul horul uyumasına karşın, hiç kimsenin dikkatini çekmez oldu…
|